taht-ı kadem
youtube twitter
Yaşama Denemesi* /


Deneme. Ses deneme bir-kiii. Denemenin babaları Montaigne ve Rousseau’nun ruhlarının gölgesinde; bugün de ben deneyeyim. Uzunca bir zamandır söyleyecek sözüm olmadığını düşünerek susuyordum. Bir söz söylendi mi, bir daha geri alınamayacak şekilde insanı bağlayacaktır, diye düşünüyordum. Oysa hissettiğim şey korkuydu. Hata yapma korkusu, insanı hiçbir şey yapmama hâline koyuyor ve söylenmemiş şeyler vakti geldiği halde kapağı açılıp yenmemiş bir turşu misali önce yumuşuyor, sonra suyun içerisinde eriyip gidiyor. Kavanozun dışından baktığında, “oh” diyorsun, “turşum var” –sonuçta turşunun varlığı bir şükür sebebi-. Turşuya temas ettiğin anda, turşu oluyor lime lime.

Var olduğunu zannettiğim şeylerin lime lime olmasıyla, hiçleşmesiyle yüzleştiğimde -yokluğu değil, hiçliği- önce durdum, ardından bir süre sadece rüzgâra dokundum. O gün anlamıştım; rüzgârlı bir günde, her kim içini dışını sarmalayan o rüzgâra dokunmamışsa, o gün hiç yaşamamış demektir. Hiçliğini fark ettiğim ilk şey hayattı. Peki, hayat neyle vâr olur ki o şeyin olmayışı bende hiçliğe tekabül etti? Şâir, hayatın; suyun, ateşin, toprağın ve rüzgârın birleşmesiyle oluştuğunu söylüyordu. Bu dört şey birleşerek, iç içe geçerek geçmişi, ‘ân’ı ve geleceği oluşturuyor gibi geliyor bana. Geçmişim; biraz toprakla biraz suyun karışıp ateşte pişmesi. Hz. Âdem’in (a.s.) dünyaya düşmesiyle başlıyor hikâyem. Tamam, o kadar geçmiş zamandan başlamayalım –ki geçmişin ne kadar geçtiği ayrı bir bahsin konusu, ayrıca Hz. Âdem’in hikâyesinin hayatım üzerindeki direkt etkisini hiç kimse inkâr edemez-, şuan hayatta olanların hatıralarında bulunan kadar eskiye dönelim. Mehmet dedemin dedesi Aydos’ta, Hacı dedemin dedesiyse Kafkasya’da doğmuş. Ve göçmüşler. Savaş çıkmış, savaşmışlar, sonunda memleketlerinden göçmüşler. Nihayetinde dünya gibi bir savaş alanına düşen herkes gibi, bu dünyadan da göçmüşler. Sonra dedem göçmüş, babam da. Payıma bunca göç hikâyesinin göçüğü düşmüş. Göçme sırası bana gelince, Hz. Âdem’in dünyaya düşüşü gibi ben de annemin rahmine düşmüşüm. Doğduktan sonra yürüyeyim diye çabalarken belki bin kere düşmüşüm -herkes gibi-. Abimin bisikletini ilk sürdüğüm günkü düşüşümün izi hâlâ kolumda. O iz gibi, attığım her adım bende bir iz bıraktı. Yaşlandıkça ellerimizde, yüzümüzde oluşan kırışıklar işte bu izlerin birikmesi gibi geliyor bana. Bedendeki her çizgi bir hikâye anlatıyor. Tüm çizgilerin ortak hikâyesiyse şudur ki; insan, düşen bir varlıktır ve düşmeden yürümeyi, hata yapmadan yaşamayı öğrenemez. Bütün bu çizgilerden hareketle geçmiş kelimesini geçmemiş olarak değiştirmeyi öneriyorum. Çünkü görmesini, okumasını bilenin yüzüme tek bir bakışı, tüm geçmişimi görmesi için yeterli olacaktır.

Geçmiş, geçmeyen bir yerde dururken; gelecek, hayatımın neresinde duruyor? Geleceğim; biraz toprak ve rüzgâr. Doğrusunu söylemek gerekirse, çocukken bir geleceğim olacağını hiç düşünmemiştim, o yüzden hazırlıksız yakalandım geleceğe. En fazla on iki yaşıma kadar yaşayabileceğimi düşünüyordum ama işler hiç de planladığım gibi gitmedi. Dört yaşımdayken, yaşıtım olan bir çocuğun ölümüne şahitlik ederek ölümle tanıştım. Zihnimde ölümden düşen ilk payı çocuklar almıştı, ben de on iki yaşıma kadar her gün ölmeyi bekledim. Ölmedim. Sonra anladım ki, ölmek öyle kolayca hak edilen bir şey değilmiş. Sonra unuttum zaten ağızların tadını kaçıran ölümü. Mâlum; “aman ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey”. Geleceğe dair hayaller kurmaya, planlar yapmaya başladım. Zaman geçip giderken hayalini kurduğum şeyler gerçek olsa bile, hayalimdeki o gelecek bir türlü gelmiyordu. Çünkü kuru toprak savrulurken esen rüzgârda, gelecek hiç gelmez. Bu hikâyede bir eksik var. Eksiklik ne ola ki?

Eksik olan şey bendim -“eksiklik kendi özümde, darına durmağa geldim”-. Geçmişin tümü geçmemiş bir şekilde ânda saklıyken, gelecek her ân, ânın içinden doğarken, insan ânı kaçırınca hayatını da, kendisini de kaçırıyor. Ân, içinde bulunduğum zaman ve mekân; su, ateş, toprak ve rüzgâr. Zamanım ve mekânım, şimdi ve buradadan başka bir şey olunca, sanki ben değil; benim yerime hologramım yaşıyor. Allah razı olsun cânım hologramım, çok düşüncelidir, “sen yoruldun dinlen, ben zaten seni ezberden gözüm kapalı oynarım” diyor, yokluğumu hiç aratmıyor –Yokluğumu? Hiçliğimi? Hiç mi?-. Düzeltmeli; hologramım benim yerime yaşamaz, yaşıyormuş gibi yapar. -Mış gibi yapan bir varlığın canını yakamazsınız. Peki, sizin canınız yanıyor mu? -Siz gerçekten yaşıyor musunuz? İnsanın kendi canı yanarken de, başka birisinin canının yanmasına şahit olurken de beyninde aynı bölgelerde, sağ anterior singulat korkteks ve sağ insulada aktivasyon oluşuyor. Yani sizin canınızın yanmasıyla benim canımın yanması arasında hiçbir mesafe yok. Eğer canınız gerçekten yanıyorsa, benim neden canım yanmıyor? -Eğer gerçekten yaşıyorsanız, içinizdeki Rahman ruhundan neden bir parça da bana üflemiyorsunuz?-

İçinde bulunduğum ânda tüm varlığımla var olmadığımda, ânın hakkını vermediğimde, hayat da yaşanmadan kaybedilen bir şeye dönüşüyor. Zamanında sorardım, “Şimdi ne yapmam, nerede olmam gerekiyor?” diye. Oysa cevap gözümün önündeymiş, kaçırdım nice zaman: Olduğum yerde ve zamanda olmam, ne yapıyorsam, onu en güzeliyle yapmam gerekiyordu. Durmam ve ayaklarımın altındaki toprağı hissetmem gerekiyordu. Rüzgârı bir ân olsun kaçırmamam gerekiyordu. Hep ben dedim ama ben dedimse sen dedim, sen dedimse ben dedim. “Biz ‘hâ’ isek, siz de ‘hâ’sınız, siz ‘hû’ iseniz biz de ‘hû’yuz; Hayy’dan gelen, hû’ya gider.”
 

*Horanta Edebiyat-Kültür-Sanat, 2018.
Şahin, Zeynep Sâime

Son Yazıları
• Yaşama Denemesi*


Kavram Sözlüğü


Deneme yazılarınızı gönderin, yayınlayalım!
Tasarım GORAL