taht-ı kadem
youtube twitter
Bir Medeniyet Durağı / SİVAS



Geçtiğimiz haftalarda “yazmak benim zekâtım” diyen Alev Alatlı’yla görüşmüştük. Hanımefendi, bu cümleyi kurarken şöyle bir itirafta bulundum; “yapmayın hocam, yazmak aslında bir hastalık!” Hastalık demem, bir arzunun zihin dünyanızı ilhak edecek kudrete varacak boyuta gelmesindendir. Bu boyuta gelindiğinde; ne okuduğunuz herhangi bir tabela, tabelalardan bir tabela; ne konuştuğunuz herhangi bir insan, insanlardan bir insan; ne de gezip gördüğünüz şehirler artık şehirlerden bir şehir oluyor. Yılların birikimiyle taarruza uğramış bir zihin dünyası, gayrı gittiği her yerde marjinal bir nazar konumuna düşüyor. Bu marjinalliği anlatabilirseniz ne âlâ, fakat anlatamayanlar için “yazmak bir hastalıktır hocam…”
 
Uluslararası değerlendirmeler yapacağımız şehirlerden konuşmayacağımı, alt tarafı Anadolu’nun iki şehrine dair değerlendirmelerde bulunacağımı düşünerek, İstanbul’dan yola çıktık. Sivas otobüsüne bindiğimiz andan itibaren insanıyla tanışıklığımız başlamıştı. Otobüsle gitmiş olmamız, ekonomik statünün henüz kendisine bir titr sağlamamış, sek Anadolu insanıyla tanışmamızı sağlamıştı. İstanbul’daki Sivaslı nüfusunu düşünürken “Sivas’ta Sivaslı kalmıyor” esprisinin gerçeklik payıyla tanışacaktık. Metropolün iliklerine işlediği her insan “Anadolu’da halen insanların yaşadığına” dair bir tereddüte sahip oluyor, normalde böyle bir cümle kurmak saçmalıktır, fakat iç sesimizden bahsediyorum. Düğün münasebetiyle gittiğimiz Sivas’ta, birkaç gün şehir merkezinde kalacaktık. İlk gün şehir otogarından eve geçmiş, dinlenme fırsatı bulmadan düğünü olacak arkadaşımızın peşine düşmüştük. Kaldığımız ev şehir merkezinin en sonunda, önünde uçsuz bucaksız, içinde birkaç ağacın olduğu bir bozkırdan oluşuyordu. Bozkırın en tepesinde yalnız başına duran, başlı başına bir Orhan Veli dizesi olan ağaca da, Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’te 16 dakika alkış alan son filmi “Ahlat Ağacı”ndan mütevellit Ahlat Ağacı demiştik. Ağacın gerçekte ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecektik, fakat mühim olan bir nesnenin insan için nasıl bir anlam içerdiğiydi. Penceremizde, bize şehirdeyken mütemadiyen Anadolu’yu hatırlatan bir N.B.C rüzgarı esiyordu.
Merkezdeki esnaf yerleşkeleri ortalama bir metropoldekinden farksızdı. Göze çarpacak ilk ayrıklık; şehir, burada bir sonradan inşa sürecini temsil ediyordu. Anadolu’yu gezdikçe bu gerçekle defaatle karşılaşacağımızı düşündük; Anadolu, teknik anlamda şehirleşmek zorunda kaldı ve o kayısı ağacının gölgesinin düştüğü instagramın mekîn olduğu kuaför oraya kerhen yerleştirildi. Bu asla bir mübalağa değil, Anadolu’nun atmosferiyle bir beton yığınını özdeşleştirmek, mecburî bir alışmışlık sürecini beraberinde getirir ve bizde o yoktu. Bu yüzden metropolün tüm sanal ve simulark eğilimleri tek tek mekanlarda rafine hale gelmiş, Anadolu insanının sanal ortam aracılığıyla görmüş olduğu fabrikasyon prototiplerin, arz-talep ilişkisi ekseninde gelir getireceğini düşünen her girişimci, kapitalizmin bir ucundan tutmuştu. Gittiğimiz kuaför bu mekanlardan biriydi. Arka penceresinden baktığınızda bahçesindeki kayısı ağaçlarından kayısı koparabildiğiniz, şehirdeki sanal güzellik anlayışına en yakın olan bu kuaför adeta fordist üretim sisteminin bir fraksiyonuydu. Sosyal medyadan aşina olunan “gelin” figürleri teker teker sandalyelerine oturup, hepsi birbirinin tıpkısı olarak kalkıyordu ve muhtemelen metropoldekine nazaran elde edilen bu aynîlik, Taşrada bir artı değere dönüştürülmüştü. Kapitalizm; Taşradaki hegemonyasını, metropolün bir simülasyonu olarak inşa etmişti. Bu gözlemlerin tahlilini, Sivas’ın meşhur köftesini yerken yapmıştık ve sonraki durak; Sivas’ın eski paşalarının, şimdilerde konuk evi olarak kullanılan konaklarındaki fotoğraf çekimi oldu. İlk durağımız; avlusunda katlı bir havuzun ve meyve ağaçlarının olduğu Abdi Ağa Konağı’ydı. Abdi Ağa, bizleri, yerel figürlerle kombinasyonunda emanet durmayan Batılı estetik algısının mükemmel bir mecziyle karşılamıştı. Sivas dokuması halılar ve sinilerin, ahşaptan yapılmış piyano ve muhtemelen döneminde kaymakamlıkların kullandığı radyoyla, sedef işlemeli sanduka ve aynalarla oluşturduğu ahenk oldukça şiirseldi. Geniş odaların oldukça sade ve fakat son derece alımlı eşyalarla nezih bir şekilde döşenmiş olması, Abdi Ağa’nın estetik zevkine hayranlık uyandırırken, radyoda Müzeyyen Senar gezimize eşlik ediyordu. Muhitte bu şekilde belediye tarafından müze ve konuk evi olarak ziyarete açılmış birkaç konak bulunuyordu. Günün kalanı; kendinizi İstanbul’da hissettiren formatta ilerleyen bir kına gecesi ve çok da yerel halaylarının olmadığı bir Sivas eğlencesiyle devam etmişti.
 
 

Ertesi günün akşamını düğüne ayıracak olmamız; bizi, erkenden uyanıp şehir merkezini gezmeye sevk etmişti. İETT otobüslerinin rakamsız versiyonlarıyla şehir merkezine ulaştık. Burada; Selçuklu esintisi barındıran birkaç yapıtın birbirine yakın mesafelerde olması, şehir merkezinin tek meydanda rahatlıkla kurulmasına zemin hazırlamıştı. Tarihi valilik binasının önünden geçerek Buruciye Medresesi’ne ulaştık. Meydanın ilk durağı olan Buruciye Medresesinin önünde, insanların oturacağı taş banklar bulunuyor ve görkemli bir kapıdan girdiğinizde yerli halkın çay içmek için uğradığı ezberlenmiş mekanlardan biriyle tanışıyorsunuz. Tarihi yapıların içerisinde, çay bahçeleri ve yerli turistlerin hediyelik alacağı küçük esnaf işletmeleri bulunuyor. Sivas’ta olduğumuz zaman dilimi, 15 Temmuz resmî kutlamalarına denk geldiğinden, Buruciye Medresesi, 15 Temmuz görüntüleriyle bezenmiş bir sergi haline getirilmişti. Fonda çalan Türk Marşları ise yerli halkla değerlendirildiğinde asla sırıtmıyordu. Türk kahvemizi içtikten sonraki durağımız; sadece tuğla-çini örgülü minarelerinin eşlik ettiği taç kapıyla beraber ayakta kalabilen Çifte Minareli Medrese’ydi. Medresenin mekanı yıkılmış ve fakat tam karşısında yer alan Şifaiyye Medresesi, bu eksikliği tamamlayan bir işlev görüyordu. İzzettin Keykavus döneminde şifahane olarak inşa edilen yapı, Osmanlı döneminde medrese olarak kullanılmıştı. Bu mekan, Selçuklu’dan günümüze kalan en büyük şifahane olmasıyla meşhurdur. Yapının güney eyvanında I. İzzettin Keykavus’un türbesi bulunmaktadır. Şifaiyye Medresesi’nde çay içip Anatolia Silver’a girdik. Bu mekan 3 yıl önce açılmış bir gümüşçü dükkanı ve bizler için önemi, dükkanın yıllar önceki ilk müşterileri olmuş olmamızdan geliyordu. Dükkana girdiğimizde tam bir Anadolu Beyefendisi olan Ömer Bey, ilk müşterilerini görür görmez tanımış ve yıllar önce çektirdiğimiz resmi göstermişti. Ardından “Bana çok bereketli geldiniz, hamdolsun hiç krediye bulaşmadan bu güne geldim” derken, taşralı hassasiyetinden bir sufleyi paylaşmıştı. Sivas’tan ayrılacağımız gün kendisiyle vedalaşmaya gittiğimizde; Ehl-i Beyt üzerine yazmış oldukları editöryal çalışmayı hediye etmişti. Restorasyonda olduğu için Gök Medrese’yi ziyaret edememiştik. Anadolu Selçuklu döneminin sanat tarihi derslerinden anımsadığımız bu yapıtının taç kapısında şöyle bir cümle yazıyordu; "Ulu sultan, yüce şahlar şahı, dünya ve dinin yardımcısı Kılıç Arslan oğlu Keyhüsrev’in devleti zamanında yapılmıştır. Allah devletini daim eylesin." Allah devletini daim etmedi fakat ruhunu daim etti diyerek Sivas Ulu Camii’sine doğru devam ettik. Ulu Camii’nin yamuk minaresi, yerli Pisa Kulesi esprisini beraberinde getiriyordu. İçi oldukça dingin, heyecansız ve bir insanın altmış üçüncü yaşı gibiydi...
 
 
Yoğun isteğim üzerine Madımak Oteli’ni görmeye gittiğimizde, büyük bir hayal kırıklığıyla karşılaştık. Otel, Bilim Kültür merkezi haline getirilmiş ve ilk iki katı bu yönde hizmetler vermekteydi. Türk tarihinin en kesif anılarından birine şahitlik eden otelin yanmış kalıntılarının arasından geçmek, o dönemde siyasilerin yaptıkları yorumlar ve Aziz Nesin’in konuşmalarının olduğu panoların oluşturduğu bir müzeyle karşılaşmayı umuyorduk. Elhak Sivas Halkının buna hazır olmadığını, mekânın güvenlik görevlisiyle yaptığımız kısa görüşmeden anladık. Olayın geçtiği katlar kilitlenmiş ve asla kimse tarafından yıllardır açılmamıştı. Mekâna dair merakımızın güvenlik görevlisini ikna edebileceğine dair olan umudumuz da görevlinin Taşralı bir Tanrı-Devlet korkusuyla tereddütsüzce püskürtülmüştü. Şüphesiz bizler, Taşra halkına nazaran içimizde anarşist bir özgürlük barındırmaktaydık ve henüz devleti Tanrı yerine koyan bir zihne evrilmemiştik. Madımak otelinin burukluğunu, kavak ağaçlarının çevresini süslediği kır düğünüyle geride bıraktık.

 
 
Sivas gezimizin en nev-i şahsına münhasır gününe uyandığımızda saat 7:00’ydi ve treni kaçırmamak için erkenden yola çıktık. 4 saatlik bir tren yolculuğunun sonu Divriği’ye varıyordu. 40 dereceyi bulan sıcak Sivas iklimi, Divriği’ye yaklaştıkça etkisini arttırıyor, nemsiz havanın kuruttuğu gözlerimiz ve hafiften kanamaya başlayan burunlarımız gittikçe varlıklarını dayatıyorlardı. Yol boyunca, daha sonrasında tarlaların sınırlarını belirlemek adına dikildiğini öğrendiğimiz kavak ağaçlarını ve uçsuz bucaksız bozkırların bir seyir haline geldiği manzarayı seyrettik. İlçeye indiğimizde gardan, arastadan bozma çarşıya gitmek için bir vasıta bulamamamız, bizleri İstanbullu bir eğilim olarak otostopa yönlendirmişti. “Divriği halkı buna hazır mı?” diye tereddüt ederek otostopa başladığımızda ikinci aracı durdurmayı başarmıştık. Şansımız yaver gitmiş ve aracın sahibi; yıllardır görmek istediğim, özelde Nuri Demirağ’ın konağı olmakla birlikte, Divriği Konaklarını restore ettiren, CHP İl Belediye Meclis Üyesi olan bir beyefendi çıkmıştı. Ziyarete kapalı olan konaklar da dahil olmakla beraber Divriği Konaklarını gezmeye başlamıştık. Tam bu sırada Divriği Halkının misafirperverliği bizleri karşılamış ve gittiğimiz yerlerde bizden tek kuruş almamışlardı. Konaklar ilçenin müzesi haline getirilmiş ve camekanlarda; ilçede bulunan tüm ahizeli telefonlar, soylulara ait olan radyolar, gramofon ve daktilolar sergilenmekteydi. Az sonra Sivas’a gitmemdeki en büyük motivasyonu oluşturan Nuri Demirağ’ın konağındaydık. Beyefendinin çalışma odasında, balmumundan bir heykeliyle, duvarlarında Mustafa Kemal ve devletin daha sonra önde gelen liderlerine sunmak üzere tasarladığı projeleri yer alıyordu. Sivas’taki üçüncü günümdü ve ben kendimi evimde hissediyordum…

 
 
İzninizle Mühürzade Mehmet Nuri Bey’den kısaca bahsetmek isterim. İstiklal Harbi öncesindeki yıllar ve Batılı güçlerin nasılsa kendilerinin olacağını düşündükleri Türk Topraklarındaki demiryolu inşa etme faaliyetleri başlamıştı. Nuri Demirağ o sıralarda bir devlet memuru olarak Sivas Ziraat Bankasında görev yapmaktaydı. İstiklal Harbinin akabinde, Türklerin başarısıyla taçlanan Atatürklü yıllarda, demiryolları inşasını yarıda bırakıp giden Fransızların ardında; tadil ve tamir edilmesi gereken bir ülke kalmıştı. Geriye dönüp bakıldığında, bu sorumluluğu en vatanî şekilde yerine getiren isimlerden biridir Nuri Demirağ. Demiryollarının inşa görevini üstlenmiş, 10.000 km’lik demiryolu ağının 1250 km’lik kısmını inşa etmişti. Bu başarısı, onu Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk müteahhidi kılmış ve Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisine “Demirağ” soyadını vermesini sağlamıştı. Nuri Demirağ’ın Yakın Çağ Türk Tarihindeki önemi, bu teknik detayla sınırlı kalmadı. Yeniden ayağa kalkmakta olan ülkesinde gördüğü her eksiklik, onu, o yönde projeler ve fabrikalar oluşturmaya sevk etmiş, bu ideallerini de teorik boyuttan alarak sorumluluğunun eşlik ettiği pratik çıktılara dönüştürmüştü. Sermaye ihtiyacını karşılamak adına girdiği ilk iş olan yerli sigara kâğıdı imalatıyla gelen zenginlik, kendisini Türkiye’nin önde gelen varlıklı isimlerinden biri olmaya götürmüştü. Akabinde giriştiği her proje; ülkede gördüğü her eksikliğin bir ucundan tutmanın diğer adı olmuş, bu istidadın zirvesini de ilk Türk Uçağını üretmekle taçlandırmıştı. Ülkede çimentonun yabancılardan yüksek fiyatlarla ithal edildiğini görüp, çimento fabrikası kurmuş ve bu eğilimini farklı alanlarda kurduğu fabrikalar takip etmişti. İlerleyen yıllarda ülkeyi bekleyen enerji sıkıntısını ön görerek Keban Barajı Projesini üretmiş ve fakat vefatından 30-40 yıl sonra baraj inşa edilmişti. Boğaz Köprüsü Projesini yoğun çalışmaları neticesinde oluşturup Paşa’ya sunmuş ve memnuniyetle karşılanmasına rağmen hükümetten onay alamamıştı. Daha sonraki en büyük gündemini Türk Tayyarelerini üretme hayali oluşturmuş, bu uğurda ilk uçuş okullarını, ilk hangarları kurarak, Genç Türk Mühendislerini uçak üretimi alanına kanalize etmişti.
 
"Benden bu millet için bir şey istiyorsanız, en mükemmelini istemelisiniz. Mademki, bir millet tayyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim."
 
“Türk; insan kudretinin yaratabileceği her faydalı şeyi memleket için düşünmeye, düşündüğünü yapmaya ve başarmağa kadirdir. Yapamamak “yapamadım, yapamam” demek; benliğinden, varlığından geçtim… aczi, zaafı kabul ettim” demektir.” -1938
 
“Göklerine sahip olamadığımız bir ülkenin istikbalinde hak iddia edemeyiz”
 
Motivasyonu ve kendisi gibi bir uçuş tutkunu olan Vecihi Hürkuş’la birlikte Türk Tayyarelerini üretme işine koyulmuş ve bunu başarmıştı. “Bunlara rağmen bugün neden Türk uçağımız yok?” sorusuna verilecek cevap ise; dönemin siyasî otoritelerinin, bu heyecan karşısında takındığı atıl tavırlarla cevaplandırılabilecektir. Fazla detaya girmemekle birlikte; şahsımın, Nuri Demirağ’la tanışıklığına vesile olan o cümleyi aktarmak isterim. Uçuş izinlerinin İsmet İnönü tarafından iptal edilmesi ve uçak üretiminin durdurulması; Demirağ’ı İsmet Paşa’ya bir mektup yazmaya sevk etmişti. Mektubun içeriğinde, Demirağ’ın Türk Tayyaresini üretme noktasında ve bilimum daha önceki memleket hizmetlerine dair sarf ettiği emek ve sermayeden söz edildikten sonra; “Ben de yaşıtlarım gibi gayrimenkullere yatırım yapıp, yazlıklarda dinlenebilirdim, fakat ‘benim huyum bu’” satırları, tarihin o dönemlerinde yaşamış bir Anadolu insanıyla ruhlarımızı kesiştirmişti. “Reis, benim de huyum bu, “yapamadım, yapamam” diyerek benliğimden, varlığımdan vazgeçen bir Türk Genci olmayacağım, her şey için eyvallah” diyerek ayrıldığım konağından sonra; Atatürk’le kahve içtiği, Aşık Veysel başta olmak üzere tanıdık ozanların panolarının süslediği Ozanlar Evi’nin balkonunda, Divriği’yi izliyor ve tarihte yolculuk ediyor olmanın yüzüme kondurduğu tebessümle geziye devam ediyorduk.
 

Sonraki durağımız maalesef restorasyonuna denk geldiğimiz Divriği Ulu Camii’ydi. Bizi gezdirmekte olan il Belediye Meclis Üyesi Beyefendi’nin teşebbüsüyle, hiç değilse şantiye alanına girerek kapıları görme fırsatımız oldu. 1985 yılından itibaren UNESCO’nun Dünya Mirasları Listesinde bulunan camiinin ihtişamını ve her biri birbirinden farklı estetik motiflerini anlatacak bir kelime bulamıyorum. Kapılarını görecek olmanın verdiği heyecan, çok geçmeden, “kapısı böyleyse içi nasıldır” diye içten içe kendini hissettiren bir yakınmaya bırakmıştı. Türkiye’nin önde gelen mimar ve mühendislerinden oluşan büyük bir ekip ve çok yüksek bir fonla restore edilen Şifahanenin restoresinin, 2022 yılında tamamlanacağı ön görülüyor. Geçimini büyük oranda turizmle sağlayan halkın, bu husustan ne kadar dert yandığını, oturduğumuz esnaf lokantaları ve kahvehanelerde dönen serzenişlerden anlamak mümkün. Beyefendiyle sürdürdüğümüz yolculuk; Divriği ve Kesdoğan Kalesinin iki burcunu süslediği kanyona uğrayarak devam etmişti. Rivayete göre Divriği Kalesinde yaşan soylu bir ailenin oğlu, Kesdoğan Kalesindeki soylu bir ailenin kızına âşık olmuştu. Kadının ailesi kızlarını vermemek için işi yokuşa sürmüş ve en nihayetinde “Divriği Kalesi’nden buraya iple gelmeyi başarırsan kızı veririz” minvalinde bir şart öne sürmüştü. Delikanlı bu şartı yerine getirmek adına karşı kaleye attığı iple sevdiği kadına ulaşmaya başladığında; kadının ailesi o ipi kesmiş ve o günden itibaren kalenin adı “Kesdoğan Kalesi” olmuştu. Şayet doğruysa; Kanyonun derinliklerinde bir aşığın ruhu dolanıyordu ve yerli halkta bu anekdotun tesiri çok yüksekti. Anadolu’da en dikkat çeken noktalardan biri de; bir çok mekânın bir şehir efsanesiyle özdeşleşmiş olmasıdır.


 
Turizmi canlandırmak adına irili ufaklı bedestenvari işletme sokaklarının oluşturduğu çarşıdan geçerek, yolculuğumuz boyunca bize eşlik eden Beyefendi’den memleket meseleleri üzerine hasbihal edip ayrılmıştık. Trenimizin kalkmasına iki saat vardı ve bu süreyi, Divriği manzarasını izleyebileceğimiz Taşhan’daki bir çay bahçesinde geçirip yola koyulmuştuk. Geldiğimiz trenle geri dönüyorduk ve trenin makinisti dahil çalışanlarıyla kurduğumuz koyu sohbet eşliğinde Sivas Merkeze doğru yola koyulmuştuk.
 
Genel itibariyle Sivas’ın yerlileriyle gerçekleştirdiğimiz muhabbetler; kendisine ideolojik ayrışmaların eşlik etmediği samimi türden diyaloglar olmuştur. Anadolu’da siyaset, metropoldeki gibi keskin bir sembolizm halini almamıştı, ve Taşralı, muhatabını ayrıştırmacı bir şekilde ele almıyordu. Hafta sonu ve resmî tatile denk gelmesinden mütevellit ziyaret edemediğimiz Sivas Kongresi’nin gerçekleştiği yapıyı, başka bir Sivas ziyaretimize ertelemiş, Yukarı Tekke’deki Selçuklu mezarları ve bölgenin evliyalarının mezarlarının bulunduğu tepeden Sivas’ı seyretmiştik. Mardin’e doğru yola çıkmadan önce, Şifaiyye Medresesinde son bir çay içmiştik.
 
Aytulum, Zeyneb Hülya

Son Yazıları
• MARDİN
• SİVAS
• İKSV


Kavram Sözlüğü


Gezi yazılarınızı gönderin, yayınlayalım!
Tasarım GORAL