taht-ı kadem
youtube twitter
İslami Yenilenme Makaleler Ⅱ / Fazlur Rahman Malik




“İslami Yenilenme-Makaleler” serisinin, ilk baskısı Mayıs 1999’da yapılan ikinci kitabı, farklı konulara yoğunlaşan on makaleden oluşmaktadır. Fazlur Rahman’ın kaleminden yayınlanan makalelere geçilmeden önce, Fazlur Rahman’ın öğrencisi olan ve onun birçok eserini Türkçe’ye kazandıran Adil Çiftçi’nin “Tarihsel-Eleştirel Yaklaşım Üzerine Birkaç Söz” başlıklı girişi sunulmaktadır. Burada Çiftçi, yer yer konu üzerinde yürütülen tartışmalar ve polemikleri de dipnotlara taşıyarak tarihselci yaklaşımın ne olduğunu, nasıl anlaşıldığını ve nasıl anlaşılması gerektiğini konu edinmektedir.

İlk makalenin konu başlığı “Kur’an’da Allah, Evren ve İnsan” olarak belirlenmiştir. Kur’an-ı Kerim’in uygulamaya yönelik bir hitap olması, Fazlur Rahman’ın ısrarla bütün yazılarında üzerinde durduğu bir mesele olarak dikkate şayandır. Bunun sonucunda doğal olarak kullanılan kavramlar da işlevsel olmak durumundadır. Kur’an’da altı binden fazla ‘Allah’ kavramı geçmesine rağmen, bu kavramlar, geçtikleri yerlerde insanı gerçek bir ahlaklılık düzeyine çıkarma amacına binaen zikredilmiştir.

Allah’ın aşkınlığına sık sık vurgu yapılması müellife göre Kur’anî değil, kelamî tartışmaların vardığı sonuçtur. Allah’ı salt aşkın kabul etmek de salt içkin kabul etmek de doğru değildir. Örneğin doğal süreçlerin açıklamasında Allah’ın konumu ona değerini vermesidir. Yani, fiziksel olguların veri olarak kabul edilmesi ve bununla birlikte olan bitene anlam ve değer katanın Allah olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Aslında sadece aşkınlık ve içkinlik tartışmasında değil, birçok dikotomik metafiziksel tartışmada Kur’an’ın tavrı, ayrımları mutlak kabul etmek yerine söz konusu denklemin iki tarafını da göz önünde bulundurmaktır. İnsanlar ve toplumlar ancak böyle bir Allah algısı ile bu dünyada adil bir toplumsal düzen kurabilme şansını elde edebilirler.

Evren ve kanunları Allah’ın işaretleri ve varlığının delillerindendir. Kur’an’a göre evrende bulunan nesnelerin fizik kanunları ile işleyişi ve buna itaati onların Allah’a hizmetidir. Allah evrendeki her şeyi insanın hizmetine sunulmak üzere yaratmıştır. “Göklerde ve yerde ne varsa Allah size boyun eğdirdi.”[1] mealindeki ayetten anlaşılması gereken de budur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buna benzer başka birçok ayet de bulunmaktadır.[2] Bu ayetlerde vurgulanan husus, insanın hiçbir gayret sarf etmeden evrene sahip olamayıp, ancak onun genel işleyişi ve düzeni hakkında fikir sahibi olmakla ona hakim olabileceğidir. Evren ancak bu şekilde insanın hedeflerine katkı sağlayabilir.

İnsanı yaratılmış diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği eşyaya isim verme izninin ona verilmiş olmasıdır. Bu ise eşyayı (evreni) tanımak, niteliklerini keşfetmek, işleyişini anlamak demektir. İnsanın görevi bu anlayışla evrende iyi olanı yapmak, ahlaki bir mücadele ile şeytana karşı savaşmak ve bütün bunları yaparken aşırı güven ya da umutsuzluk, aşkınlık ya da içkinlik gibi aşırı uçlardan uzak durup ‘orta hal’i tutturmaktır.

“Kur’an’ın Başka Dillere Çevrilmesi” şeklinde tercüme edilen ikinci makale 1988 yılında Religion and Literature dergisinde “Translating the Qor’an” orijinal başlığı ile yayımlanmıştır. Kur’an, benzerini getirmenin ya da taklit etmenin asla mümkün olmadığı bir ‘Kitap’ olduğunun altını çizer. Bunun başlıca iki nedeni; onun üslubu ve aslında kelimenin literal manasıyla bir ‘kitap’ yani yazılmış bir metin olmamasıdır.  Bu gerçeğin yanında, Arapça dışındaki dillere sahip insanların İslam’a girmesiyle Müslümanların Kitab’ı anlama talepleri doğrultusunda tercüme ihtiyacı hasıl olmuştur. Ancak bu durumun oldukça geç sayılabilecek zamanlara tekabül ettiğini de eklemek gerekmektedir. Fazlur Rahman’ın aktardığına göre ilk Farsça çeviri 1730’larda Şah Veliyyullah tarafından yapılmıştır. Türkiye’de ise Atatürk’ün Mehmet Akif’ten meal çalışması talep ettiği herkesin malumudur. Müellif bunu İslam’ı “sekülerleştirme” ve “millileştirme” çabası olarak yorumlamaktadır. Bu tür resmi girişimler ona göre sakıncalıdır ve meal meselesi istediğinde değiştirme-düzeltme yapabilecek bağımsız kişilere bırakılmalıdır.

Bir diğer makale, University of Arizona Press tarafından yayımlanan ve Richard C. Martin’in editörlüğünü yaptığı Approaches to Islam in Religious Studies isimli kitapta yer alan ve kitapla aynı ismi taşıyan bir genel değerlendirme yazısıdır. Türkçe’ye “Din Araştırmalarında İslam’a Genel Yaklaşımlar” olarak tercüme edilmiştir. Burada, bir değerlendirme yazısı olarak, bahsi geçen kitaptaki yazılara atıflarla bir tartışmanın yürütüldüğü görülmektedir. Tartışmanın merkezinde Abdurrauf’un, Müslüman olmayan araştırmacıların İslam’ı çalışmasının imkanına yönelik tezi (tepkisi de denebilir) bulunmaktadır. Abdurrauf’a göre “Gayrimüslimler; insaf, adalet ve hakkaniyetle yaklaşırlarsa İslam Tarihi hakkında araştırma yapabilirler, ancak İslam’ın doğuşunu ve mahiyetini inceleyemezler; çünkü onu asla gerçek manada anlayamazlar.”[3]

Müellif, ‘içeridekiler (insider) ve dışarıdakiler (outsider)’ kavramlarının eksene alındığı tartışmanın önemli bir meydan okuma olduğunu teslim etmekle birlikte, Batılı araştırmacıların, İslam’a düşman ya da önyargılı olmadıkları sürece, yaptıkları çalışmaların Müslümanlar için öğretici olabileceğini belirtir. Burada önyargı kültürel üstünlük iddiasının (İslam’ı, Yahudilik ve Hristiyanlık etkisiyle açıklamak gibi) doğurduğu tarihsel indirgemeciliktir. Tartışmaya bir katkı olarak Wilfred Cantwell Smith’in “Gayrimüslim araştırmacıların İslam hakkındaki çalışmalarının, Müslümanların onayını almak kaydıyla geçerli olacağı” tezi de zikredilmelidir.

Sonraki makale Fazlur Rahman’ın 1981 yılında Connecticut Üniversitesi Musevi Araştırmalar Merkezi’nde verdiği “Islam’s Attitude Toward Judaism” başlıklı konferansın metnidir. “İslam ve Yahudilik” çevirisiyle sunulan makale bütün peygamberlerle gönderilen mesajın aynı olduğu vurgusuyla başlamaktadır. Kur’an’ı Kerim’de Yahudilere, Kitâb’ın bütününün değil ancak bir kısmının verildiği (..ellezîne ûtû nasîben mine’l-Kitâb…)[4] anlatılmaktadır. Bu durum her yeni vahyin öncekini tamamladığı, dolayısıyla her birine inanmanın mutlak zorunluluk olduğu sonucunu beraberinde getirmektedir. Bununla birlikte Yahudilerin ‘seçilmişlik’ iddiaları Kur’an’ın evrenselliği tarafından kesin olarak reddedilmektedir.

İslam Tarihi boyunca, İsrail’in kurulduğu döneme kadar, Yahudiler ve Müslümanlar arasında genel olarak barışın hakim olduğu, İspanya ve Bağdat örnekleri üzerinden anlatılmaktadır. Burada dikkat çeken konu bu iki toplum arasındaki ilişkilerin bozulmasının, İslam’ın ilk yıllarında olduğu gibi siyasi düzlemde olmasıdır. Bu benzerliğin yanında önemli bir ayrılık bulunmaktadır: Medine’li Yahudiler, ırk ve kültür olarak tamamen Müslümanlarla aynıyken İsrail devleti her açıdan yabancı bir unsurdur ve Batı’nın güç ve dayatmasıyla bugünkü yerine kurulmuştur. İsrail’in detaylı bir tahlili ve durum değerlendirmesiyle ve tabi ki Filistin meselesine temas ile makale sona ermektedir. Makalenin çevirmeni ve aynı zamanda Fazlur Rahman’ın öğrencisi olan Adil Çiftçi’nin yorumuna göre burada o, önerdiği ve İslam ve Çağdaşlık kitabında detaylarını aktardığı tarihsel anlama yöntemini uygulamıştır.

Bir sonraki makale 1969’da Theology and Law dergisinde yayımlanmıştır ve “Hukuk ve Teolojinin Karşılıklı Bağımlılığı” başlığını taşımaktadır. Yazar burada hukuk (fıkıh) ve kelam karşılaştırması yapmakta ve Gazâli sonrasında genel kabul gören, kelamın bütün ilimlere üstünlüğü fikrini tartışmaktadır.  İlk dönem kelam âlimlerinden Eş’arî, hukuk ve kelam arasında canlı bir ilişki görmemiştir. Ona göre hukuk tarihsel olaylarla ilgilenirken, kelam evrenseldir. Hukuk sem’î, yani naklî ilkeleri kullanırken, kelam aklîdir. Ebû Hanîfe’ye kadar bu iki bilim alanı arasında bir irtibat görülmezken onun “el-Fıkhu’l-Ekber” risalesiyle birlikte kelamın fıkha öncelendiği ve fıkıh ilminin her şeyden önce kelamın önermelerini kabul etmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Gazâlî’nin sisteminde ise fıkıh da kelam da içselleştirilmeli ve ferdîleştirilmelidir. Bu noktada tasavvufun devreye alınması kaçınılmazdır. Bu durumda ise toplumsal bir hukuk inşasından bahsetmek anlamsız olacaktır. Fazlur Rahman, bu iki ilim dalı arasında bağ kurabilecek olanın ancak ahlak felsefesi olduğunu savunmaktadır.

İslam Hukuk Metodolojisini Yeniden İnşaya Doğru” başlıklı diğer makale 1979’da New York Üniversitesi tarafından yayımlanan Journal of International Law and Politics dergisinde yer almıştır. Ahmed Zeki Yamani’nin Ebedi ve Ezeli Şeriat isimli kitabı sunuş için yazdığı yazı üzerine kaleme alınan makalede, ‘kamu menfaati’ kavramı ve fıkıh usulü ile ilgili yeni bir metodoloji geliştirmenin imkanı ele alınmaktadır. Daha önce tefsir usulü için önerilen iki hareketli akıl yürütmenin burada da gündeme geldiği görülmektedir. İbn Kayyım’a ait olan “Zaman ve mekanın değişmesiyle hükümler de değişmelidir.” kuralı bu yöntem için oldukça anlamlıdır. Fazlur Rahman, detaylarını aktardığı bu yöntemin “keyfi, lafızcı, başıboş veya parçacı değil sistemli bir kıyas”[5] olduğunu savunmaktadır.

1986’da Londra merkezli Institute for Muslim Minority Affairs’da yayınlanan “Müslüman Toplumda Gayrimüslim Azınlıklar” başlıklı makalede Fazlur Rahman, Thomas Michell tarafından başlatılan dini azınlık-çoğunluk tartışmasına katkı sunmaktadır. Birlikte yaşayabilmek için belli bazı ilke ve normların, her bir dinin mensupları tarafından kabul edilmesi gerekmektedir. Kur’an bütün ilahi mesajların kaynağının aynı olduğunu, önceki vahiylerin kendisiyle kemale erdiğini ve onları tasdik ettiğini bildirmektedir. Hukuki açıdan bakıldığında, insanın -İslam’da da zarûrât-ı hamse olarak bilinen- beş temel hakkı olduğu tartışmasız kabul edilmektedir. Bunlar can (hayat), din (inanma), mal (mülkiyet), nesil (ırz ve onur) ve akıl (düşünme) hakkıdır.

Farklı din ve kültürden insanların bir arada yaşama kültürünü geliştirebildikleri ilk medeniyet İslam medeniyeti olmuştur. İspanya ve Osmanlı bu tecrübenin en önemli örneklerindendir. Bu tecrübelerden sonra bu kültürü yaşatmayı Modern Batı medeniyeti başarmıştır denebilir ancak Fazlur Rahman bu noktada önemli bir farka işaret etmektedir. Modern Batı bunu sekülerleşerek başarabilmişken İslam dünyası “Müslüman olarak” yapabilmiştir. Etnik ve dini ayrımcılık meselesinde de Avrupa ve Amerika’nın azınlıklara (Müslümanlar, Yahudiler, siyahlar vs.) karşı tutumu ortadayken, Kur’an’ın Müslümanlara adalet ve hakkaniyeti emrettiği gözden kaçırılmamalıdır.

Sırada 1956’da Pakistan Quarterly dergisinde yayımlanmış olan “Buhran Dönemi Düşünürü: Şah Veliyyullah” başlıklı makale bulunmaktadır. Burada Fazlur Rahman, modernist öncesi dönemde yaşamış ve kendinden sonrasını fazlasıyla etkilemiş olan Şah Veliyyullah’ın hayatı ve felsefesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bir kelamcı ve sûfî olan Veliyyullah’a göre insanlığın temel ahlaki normları, bütün zaman ve mekanlarda aynıdır, bununla birlikte belli dönemlerde belli toplumların kendine özgü karakterlerine göre şekil almaktadır. Onun İslam düşüncesine yaptığı önemli katkılardan biri de evrensel din (manevi ilkeler) ile yöresel (Arap) etki arasındaki ayrımdır. Buna göre İslam yayılmak için Arap geleneğini kendine vasıta olarak seçmiş ve onun tonunu almıştır ancak başka kültürler söz konusu olduğunda bu tonlar da değişmek durumunda kalacaktır.

“İslam’da Kadının Konumu” başlıklı makale ise 1982’de Hanna Papanek ve Gail Minault’un editörlüğünü yaptığı ve Colombia’da yayımlanan Separate Worlds: Studies of Purdah in Southeast Asia adlı kitapta yer almaktadır. Diğerlerine nazaran uzun sayılabilecek makalede Müslüman kadınların karşı karşıya oldukları mahrumiyetler sıralanmakta ve bunlar hakkında modern çözümlemeler sunulmaktadır. Çünkü bu mahrumiyetler Kur’an öğretisinden kaynaklanan uygulamalar değil toplumların yapısı ve mizacı ile alakalıdır. Bu bağlamda kıyafet, haremlik-selamlık, sosyo-ekonomik eşitsizlik, çok eşlilik, boşanma ve küçük yaşta evlilik gibi konular ele alınmış ve tarihsel süreçteki uygulamalarla birlikte günümüzde bunların ne ifade ettiği ve nasıl anlaşılması gerektiği kapsamlı olarak açıklanmıştır.

Kitapta yer alan son makale yine Pakistan Quarterly dergisinde 1958 yılında “The Mystical Doctrine of Al-Hujwiri” başlığıyla yayımlanmış ve “Hucvirî’nin Tasavvuf Sistemi” olarak Türkçe’ye kazandırılmıştır. Müellif, bu makalede, yapmak istediğinin Hucvirî’nin tasavvuf anlayışını yorumlamak ve tutarlı bir özetini sunmak olduğunu belirtmekte ve onun düşünce sisteminin İslamîliğini ortaya koymaya gayret etmektedir. Bu kapsamda düşüncesinin temel çizgilerini, bekâ ve fenâ inancını, zıt kategorileri ve Kur’an ve tasavvuf hakkındaki görüşlerini aktarmaktadır.

------------------------------------------------------------------

 
[1] Câsiye Suresi, 13. ayet.
[2] 14:12, 14:32-33, 16:12, 22:65, 11:20, 45:12-13, vd.
[3] Fazlur Rahman, İslami Yenilenme-Makaleler II, Ankara Okulu Yay. Ankara 2015, s.57
[4] Âli İmrân Suresi 23. ayet; Nisa Sûresi 44. Ve 55. ayetler.
[5] Fazlur Rahman, a.g.e., s.109.
 
Kurt, Zeynep

Son Yazıları
• İslami Yenilenme Makaleler Ⅳ
• İslami Yenilenme Makaleler Ⅲ
• İslami Yenilenme Makaleler Ⅱ
• İslami Yenilenme Makaleler Ⅰ
• İslam´da Nübüvvet
• İslam ve Çağdaşlık
• Ana Konularıyla Kur´an


Kavram Sözlüğü


Kitap Tahlillerinizi gönderin, yayınlayalım!
Tasarım GORAL