taht-ı kadem
youtube twitter
Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Din ve Siyaset / Dücane Cündioğlu


Dücane Cündioğlu, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Din ve Siyaset kitabında, yeni Türk Devleti’nin kuruluşundan 1950’ye kadarki dini ve dinin üzerinden yapılan siyaseti tartışmaktadır. Tartışmasını Meşrutiyet döneminde, Osmanlı Devleti’nin kurtuluşuna yol bulma çabasında ortaya atılan üç görüş -Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük- üzerinden başlatır. Ve burada pek çok aydının Türkçülük ve Türkleştirme bahsi üzerinde çokça durduğunu gösterir. Buradan hareketle Meşrutiyet döneminde başlayan ve Cumhuriyet ile belirginleşen dinin konumu yani temelde dinin devletten ayrılması düşüncesi ve sonrasında da bu dinin millileştirilmesi, Türkleştirilmesi ve Türkçeleştirilmesi üzerinden yürütülen faaliyetleri göz önünde bulundurarak konuyu tartışmaktadır. Bu tartışma; yani ibadetlerin Türkçeleştirilmesi, üç ana eksen etrafında dönmektedir: Türkçe Kur’an, Türkçe hutbe ve Türkçe namaz. Yazar, temel olarak bu eğilimleri görerek şu iki kanıya ulaşmıştır: Birincisi: İbadetlerin Türkçeleştirilmesi projesi amacına ulaşamamış bir projedir çünkü devrin iktidarları -tek partili döneme atıf yapılmaktadır- projeyi yürütmek noktasında pek çok sıkıntıyla karşılaşmış ve bu sebeple de projeden tavizler veren bir süreci yönetmişlerdir. İkincisi ise çok partili hayata geçişle birlikte değişen söylem ile projenin savunduğu ideallerin paralel olmaması hasebiyle proje rafa kaldırılmıştır (s. 25-26). Fakat bu iki kanının dışında yazar, ara ara Türk siyasetinde dinin Türkçeleştirilmesinin su yüzüne çıktığından bahsetmiştir ve buna örnek olarak da 28 Şubat sürecini göstermiştir (s. 26).

Cündioğlu, ibadetlerin Türkçeleştirilmesi mevzusunu kitabında işlerken, konuyu derinlemesine incelemiş ve başlangıcından itibaren ele almaya gayret göstermiştir. Hepimizin bildiğinin aksine, ibadetlerin millileştirilmesi hususu, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan bir konu olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde, dönemin uleması tarafından ciddi bir biçimde tartışılan konulardan birisi olmaklığı bakımından kitapta ele alınmıştır. Bu ilgi çekici bir husustur. İkinci olarak, yazar konuyu ele alırken temel siyasi kararlar ve hareketler üzerinden değil, bir alt kademedeki gazeteci, aydın ve ulemanın tartışmalarından hareketle mevzuyu anlatmayı tercih etmiştir. Bununla ilgili olarak da siyasi merkezin bu projeyi ele alış biçiminin doğrudan değil ancak yarı-siviller aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştığına değinmiştir (s. 110). Ayrıca, yazar konuyu tek taraflı ele almaktan kaçınmış ve o dönemde çeşitli tarafların konuya ne tür reaksiyonlar gösterdiğini de anlatmaktan çekinmemiştir. Bunu, çok geniş ve güvenilir bir literatür taraması ile de ispat etmiştir. Ayrıca, her sayfada bulunan dipnotlar ve bazı es geçilen konularla ilgili olarak verilen okuma tavsiyeleri de araştırmasını ne kadar geniş boyutlarda tuttuğunu göstermektedir. Bununla birlikte, konuyu anlatırken sadece Türkiye toprakları ile sınırlı kalmamış ve başka coğrafyalarda da konuyla ilgili faaliyetlerden bahsetmiştir. Örneğin, Türkçe hutbe başlığında, Türkiye’deki Türkçe hutbe tartışmaları yanında Omski ve Cistay şehri imamlarının uzun yıllardan beri Cuma ve Bayram hutbelerini Türkçe olarak okuduklarından bahsetmektedir (s. 44).

Fakat bütün bunlarla beraber, yazar Türkiye’de din ve siyaset derken, Cumhuriyet sonrası Türkiye’sindeki politikalardan sadece İslam’a yönelik olanlardan bahsetmiştir. Hâlbuki bu topraklardaki tek din İslam değildir ve yine bilinmektedir ki Cumhuriyet ideolojisinin hasara uğrattığı dini kurumlar İslam ile sınırlı değildir. Burada Aleviler için yürütülen politikalar, Dersim katliamı örnek olarak verilebilir. Ayrıca yazar, kitabında en çok Türkçe namaz üzerinde durmuş ve Türkçe Kur’an başlığını daha çok Türkçe namaz başlığı altında çeşitli değinmelerle açıklamıştır. Türkçe hutbe başlığı ise bu iki başlığın yanında çok sönük ve zayıf kalmakta, yazarın Türkçe hutbe mevzusundaki fikirleri kitapta çok netleşememektedir. Son olarak, yazar konuları ele alışındaki denge eksikliği üzerinden eleştirilebilir. Zira kitap, konuyu ele alışı açısından yoğunluğunu Cumhuriyet’in kuruluşundan 1935’e kadarki süreçte tutmuştur. Kitabın ele almayı hedeflediği tarihi dönem 1923-1950 arası olmasına rağmen değindiğim üzere son dönemdeki siyasete fazla vurgu yapılmamış, üzerinde çok durulmamıştır.

Kitap, bu eksiklikleriyle dahi pek çok konuda bilgilendirici ve farklı bakış açıları oluşturabilecek bir güçtedir. Örneğin, Cumhuriyet dönemindeki dinin Türkçeleştirilmesi projesi ve onun getirmek istediği reformların, mesela camilere tahta sıralar konulmak istenmesi, Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmek istenmesi ve Türk Kur’an’ı (s. 54) denilen yeni bir kitap oluşturulma çabası, Luther’in İncil’i Almanca’ya çevirerek başlattığı reform hareketine benzetilmiş ve dinin protestanlaştırılması anlamına geldiği vurgulamıştır. Bu şu demektir: Dini metinlerin halkın anlayacağı dilde yazılması, dinin yeni yorumlara açık hale gelmesini ve dolayısıyla geleneksel dini tasavvurun ortadan kalkmasını doğuracaktı. Bunun bir sonraki adımı ise kitapta da belirtildiği üzere, herkes Kur’an’ı anlayabilir bakış açısının oluşması olacaktır (s. 108-109).

Bunun okur olarak bendeki ilk yansıması, modernizasyon sürecinin dini dönüştürmeden gerçekleşemeyeceğini göstermesidir. İkinci olarak, modernizasyonun geleneğin olduğu yerde barınamayacağını da belirtir, çünkü burada asıl mesele insanların dini anladıkları şekilde yaşamaları üzerinden dinin tekelleşmesi ve gelenekle gelmiş olan bütün ilimlerin ve âlimlerin öneminin ortadan kaybolmasıdır. Nitekim Türkiye’deki İslamcılık hareketlerine baktığımızda, özellikle 70-80 dönemi İslamcılarında gözlemleyebileceğimiz üzere zihinlerde Kur’an, meal üzerinden anlaşılabilir bir metindir, hatta Kur’an meal ile eşitlenmiştir. Meali okuyan herkes anlayabilir ve yaşayabilir. Üstüne üstlük, ananeden gelen bütün ritüeller yani yaşam pratikleri gereksizdir ve hatta din dışıdır, hurafedir. Fakat bu bakış açısı, İslamcıların karşısında durduğu modernizasyonun her şeyi bilgileştirmesine tekabül eder. Zira günlük alışkanlıklar ile değil ancak okumak ve anlamak –ki bu anlamak tartışmalı bir konudur- ile önem kazanan bir dinin pratikte genel bir idrake isabet etmesi mümkün değildir, çünkü her birey, teker teker okuduğundan başka bir anlam çıkartarak dinini yaşayabilirse bu durum dinin bireye mahkûm ve biricik kalmasına sebep olur. Hâlbuki din dediğimiz olgu, bireyin ötesinde topluluğa gelir ve topluluk hareketlerini belirlemesi bakımından çeşitli sabiteleri vardır. Bununla beraber, bu bakış açısı bireyde de seküler din algısının yerleşmesine sebebiyet verir. Eğer ki din, Kur’an’ın tercümesinden okunarak anlaşılabilecek bir şey haline gelirse, bireyde olur ve kamusal alanda bir pratiği yoktur. Din, bireyin yaşadığı kadar var olmuş olur. Kısaca toparlanacak olursa, geniş bir bakış açısıyla bakıldığında, ibadetin millileştirilmesi mevzuunun aslında dünyanın son iki yüzyıllık değişimine de bazı noktalardan işaret ettiği görülebilir.

Özetle, bu kitap Meşrutiyet döneminden başlayarak Cumhuriyet’in çok partili hayata geçişine değin yaşanan dönemdeki dinin Türkleştirilmesi politikasını ve bunun hangi kanallar aracılığıyla gerçekleştirildiğini ulema tartışmaları, gazete makaleleri ve günlük hayattaki denemeleri üzerinden ele almış ve açıklamaya çalışmıştır. Eksiklikleri olmakla beraber, kitap, o dönemde medyada ve halk nezdinde bu konunun çeşitli taraflar açısından nasıl ele alındığını göstermesi bakımından kıymetli bir kaynak olarak addedilebilir. Ayrıca, pek çok kaynak gibi merkezden değil de merkez dışından konuyu ele alması da bu çalışmayı farklı kılmaktadır. Bu açıdan konuyla ilgilenen herkese önerilebilir niteliktedir.[1]
 
----------------------------------

 
[1]  Bu tahlil metni Bahar 2015 döneminde kaleme alınmıştır.
Kanal, Zeynep Büşra

Son Yazıları
• Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Din ve Siyaset


Kavram Sözlüğü


Kitap Tahlillerinizi gönderin, yayınlayalım!
Tasarım GORAL