taht-ı kadem
youtube twitter
Köle Olmayacağız / Alija İzzetbegoviç


Kitap, Alija’nın bildirilerini ve çeşitli vesilelerle, çeşitli yerlerde gerçekleştirdiği konuşmalarını ihtiva eder.

Alija’nın tüm konuşmalarından anlayabileceğimiz temel bir şey vardır: şiddetle bölünmeye karşı olduğu. Başta Yugoslavya’dan ve sonra Bosna Hersek’teki diğer halklardan ayrılarak bir geleceğin, kültürün, benliğin olamayacağına inanıyor. Yan komşundan, sınırındaki ülkelerden daimî olarak şüphe duymak, onları bir tehdit unsuru olarak görmek, daha doğrusu tabir yerindeyse uzun yıllar birlikte yaşadığın halklar tarafından başına silah dayayarak yaşamak bir toplum için patolojik bir durumdur. Hele ki söz konusu olan ülke Bosna Hersek gibi yüz yıllardır kozmopolit olan bir ülkeyse. Alija da Bosna Hersek’in gerçeğini görerek kendi ülkesi ve insanları için birlikteliği varlık koşulu olarak görür. Ayrılmak bir fedakârlık mı yoksa güç isteğinin bir neticesi mi? Bölünerek iktidar elde etmeden huzurlu bir gelecek beklemiyor. Bu açıdan diyebiliriz ki kısa devre kara karşı. Kısa devre algı, bu noktada bölünme; anlık, çoğalmayan ve sonrasında genelde zararı doğuran bir algıdır. Tersinden de herhangi bir algı ne kadar uzun ömürlü olursa ne kadar uzun süreçte kâr getirir ve doğurursa iyidir ve gerçeğe o nispette isabet ediyordur. Bu durumda birliktelik iyi olana tekabül edecektir. Yani hakikat uzun vadede iyi olanla ilgilidir.  

Benzer bir şekilde savaşa da koşarak, isteyerek, hayır umarak gitmez. Yani asla savaş sevici değildir. Savaş her zaman nefretle anılması/anlaşılması gereken bir durumdur. Tersi nekrofiliyi doğurur. Sürekliliği olamayan, dolayısıyla yaşamsal değil öldürücü, tüketici olan savaş ne kadar uzun sürerse o nispette patolojik durumlara sebebiyet verir. Savaşı yaşamın, organik yapının ve umudun karşısında gören Alija, savaşın en çetin dönemlerinde bile barışı savunur. Umut tomurcukları olarak savaşa rağmen savaş sırasında ülkesinde ne kadar kitap okunduğunu, ne kadar tiyatro açıldığını ve ne kadar doktora yapıldığını dile getirir. Büyük bir ısrarla öldürücü olan savaşı değil yaşatıcı olanı barışı savunur. O zaman da istemeye istemeye, ancak mecbur kaldığı için savaştı. Savaşı büyük ölçekte dünyadaki silah ticareti politikasından bağımsız görmedi ve haklı olmasına rağmen haklı kalabilmek adına savaşa direndi. Ülkesini tarumar eden, kardeşlerini öldüren, ülkesinin kadınlarının ırzına geçen Sırplarla her an asgari adalet limitinde el sıkışmaya hazırdı.

Zulmü engellemek için zulmetmek kabul edilemez. Kendi uğradığın zulmü engellemek için bile gücü geçici bir süreliğine kullanmak zulüm olarak addedilmelidir. Yani Alija’nın deyimiyle “Savaşta değil barışta muzaffer olmalıyız”. Çünkü yaşanabilir olan ancak barıştır. Muzafferiyet ancak barışla birlikte algılanabilecek bir kavramdır. Haklılığımız ve masumiyetimiz ne kadar uzun müddet barışta sebat edebildiğimizle ilgilidir. Savaşın döktüğü ve dökeceği kan, getireceği korku ortamı ancak kısa süreli, hezimete mahkûm bir ülke kurar. Savaşın neticesi olarak bölük pörçük bir toprak, sürekli işgal tehdidi olan, komşusuna güvensiz bir ülke, Alija için ne gerçekçi ne de kabul edilebilirdir.

Bu minvalde savaşa mekân olan korkudan daha güçlü, daha büyük bir şey bilmek gerekir. Korktuğunu bileceksin ama korkunu ve içinde bulunduğun durumu anlayabileceğin daha üst bir şeyi de bilmelisin. Yani genel manada, bir üst ölçekten, üst bir idrak bilmek yaşananı anlayabilme serinliğini ve gücünü verir. En önemlisi de ahlaklı kalabilmeni sağlar. Çünkü bir üst idrakle baktığında parametrelerin artacağı için sorumluluk alanın artar, daha mühimi de mesele anlaşılır hale gelir. Dolayısıyla savaştan bir üst dil ve idrak olarak barışı bilmek, barışı toplumun yaşayacağı zemin temin etmek kültürü, refahı, tarihi doğurur. Denilebilir ki barış uzun vadeli; savaş ise kısa vadelidir ve Bosna Hersek’in yaşayabilmek için tek şansı barıştır.

Alija her zaman hayatın dışına çıkmadan, o dönem söz konusu olduğunda da bahsettiğimiz karanlığın içinden konuştu; gerçekliğinden kaçmadan, savaşla ten tene yüzleşti. Alija’nın lider olarak savaşta dahi sahip olduğu özgüven, sürekli haklı kalabilme gücü ve iradesi, Bosnalı Müslümanları büyük bir trajediden kurtardı ve kendileriyle ülkeleri için mücadeleye itti. Kendisini Bosna Hersek halkından asla ayrı görmedi ve halkın ordusu oldu.

Savaşın ve işgalin sonuçları, Bosna Hersek söz konusu olduğunda sadakayla halledilemez. Bu savaşa ve işgale dair genel bir kaide olarak kabul edilebilir fakat Bosna Hersek için daha da böyledir. Avrupa’da bulunan bir ülke olan Bosna Hersek’in işgali ve orada yaşanan zulümler Avrupa Birliği’nin göz yumduğu şeylerdir. Alija’nın gerek BM genel kurul toplantılarında gerekse muhtelif yerlerde yaptığı, kitapta da bulabileceğimiz onlarca konuşması bunu dile getirir. Yardım ihtiyacını asla dilenircesine, boynu bükük ve borçlu bir şekilde dile getirmez. Yalvararak elde ettiğini nimet saymaz ve ondan asla hayır ummaz. Savaşın ortasında, bombaların altında da olsa durumunu ajite etmeden, yalvarmadan yardım çağrısında bulunur, bilhassa da Avrupa ülkelerine. Yardımı lütuf olarak değil insanlık onuru olarak görür. Başta Avrupa sonra diğer ülkeler için yardımı bir vazife olarak görür. Bosna’daki zulmü büyük ölçekte insanlık onuruyla algılar. Dolayısıyla Bosna Hersek için yardım isterken başı hiçbir zaman eğilmez. Meseleyi evrensel bir ahlakla, onurla ve adaletle algılar.

Alija’nın savaş sırasında söylediği “Düşmanımıza sadece adalet borcumuz var” sözü onun savaşa ve savaş sonrası fikirlerine dair bize ışık tutar. Savaş gibi her şeyin meşru görüldüğü bir ortamda bile adaleti istemekten ve adaletle muamele etmekten vazgeçmez. Asgari düzeyde adalet tesis edilene kadar, asgari düzeyde her şey düzelene kadar hiçbir şey çözülmemiştir. Asgari adalet, anlaşmanın doğabileceği ve barışın gerçekleştirilebileceği noktadır. Adalet isteği herkesi kapsar. Yani tek taraflı, sadece tek tarafa yönelik istenemez. ‘Adl’ kavramı, içerisinde bunu taşır. Adalet tek bir tarafa yönelik olamaz. Adalet isteğinin kendisi, kendi tarafına olduğu kadar ‘öteki’ tarafa da yöneliktir. Yoksa olacak olan adalet değil zulüm doğurur. Alija da bu bilinçle Sırplara rağmen, savaşa rağmen Sırplar için Hırvatlar için Bosna Hersek’te yaşayan herkes için sadece adalet ister.

Özellikle Bosna Hersek gibi çok uluslu milletlerde hak, adalet olarak ortaya çıkar. Bosna Hersek’in gerçekliğinde de Alija, adaletin tesisi ve sağlıklı bir toplumun tesisi için savaş sonrasında bile güven esasına vurgular. Şüpheyle, nefret ve korkuyla inşa olmuş bir toplumda yaşanamayacağını dile getirir. Zulüm gören Bosna halkına da savaş sonrası serin bir aklı tavsiye eder ve Sırpları zihinlerinde durdurmayıp onlara tekrar güvenmeleri gerektiğini söyler. Çünkü nefretin kalıcı olabilmesi için nefret edilen kişiyi yahut şeyi nefretin doğduğu anda sabitlemek gerekir. Hâlbuki zaman sadece bizim için değil herkes için akar ve kimse bir önceki anıyla aynı değildir. Bu güven, saflık olarak değil bir erdem olarak görülmelidir. Alija, Bosnalılardan yaşananları unutmalarını değil Bosna’nın yaşayabilmesi için gerekli olanı istemiştir. Bu noktada Alija, insanlara inanmayı seçer.

Ona bu gücü veren önemli noktalardan biri de hep yapılabilir olanın peşinde koşmasıdır. Hiçbir zaman ütopik fikirler üzerinden hareket etmez. Din algısı dahi ütopik değildir. Yaşarken gerçekleştirilebilecek olanı öngörür. Adaleti de iyiliği de bölünmeye karşı tavrı da yapılabilir olanı istemesinden bağımsız değildir. Bu açılardan Alija’nın rasyonalitesi çok güçlüdür. Her zaman meşru zeminlerde meşru fiilleri gerçekleştirmeye çalışır. Kendisini, halkını, Bosna Hersek’i, Sırpları, savaşı devamlı okumuş ve yapılabilir olanı, yapılabilir iyiyi görmeye çalışmıştır. Bu açılardan bulunduğumuz zamanda ve mekânda ne yapmamız gerektiğini görmek ve yapmak konusunda, bulunduğumuz durumda iyiyi ve adil olanı çıkartabilmek konusunda Alija okuması çok faydalı olacaktır.

Savaş sonrasında da adalete dair, olması gerekene ve yapılabilir olana dair fikirleri değişmez. Savaş sırasında olduğu gibi savaş bittikten sonra da ısrarla tüm konuşmalarında birlikte yaşamanın koşullarını tesis etmeye çalışır. Daha önce birlikte yaşamış halklar olduklarını ve hala özgürce birlikte yaşayabileceklerini vurgular.

Konuşmalarında bugün de devletler için gerekli olan bazı ilkeleri dile getirir ve bu ilkelerden asla vazgeçmez. Alija’nın konuşmalarında dile getirdiği bazı ilkeler:
  • Kimse ırkından, dininden, meşrebinden ötürü ötekileştirilemez.
  • Muhalefetin sesi kısılamaz.
  • Hiçbir gazeteci hapse giremez.
  • Kişisel inisiyatife kalmış bir devlet çökmeye mahkumdur.
  • Adaletten taviz verilemez.
Kendi iktidar döneminde adaleti, meşruiyeti ve şeffaflığı her zaman öncelemiştir. Adalet söz konusu olduğunda hiçbir din de önemli değildir. Adalet üst pencereden dinlere yaşam alanı sağlayan unsurdur. Güce ve iktidara her zaman temkinli yaklaşır. Vadettiği güç ve iktidar değil adalettir. Çünkü vadettiğin güç ve iktidarsa ölüm elde edebilirsin. Fakat adaletin hâkim olduğu yerde ondan olmayan dahi onun ülkesinde yaşayabilir.

İktidarda olmanın büyük bir sorumluluk ve yük olduğunu her konuşmalarında dile getirir. Kendi partisinden insanları daima uyarır. “Kendinizden olanı değil liyakat sahibi ve en öncelikle de dürüst olanı seçin” şeklinde öğüt verir. Hükumet bizimkilerden yana değil, dürüstlerden yana olmalıdır. Çok iş yapan ama dürüst olmayandansa, az iş yapan ama dürüst olanı seçmek daha doğrudur. İktidarda olmak başka riskler getirir ve bunlara yönelik farklı önlemler almak gerekir. Tüm bunları devamlı bir şekilde kendisine ve çevresine hatırlatan Alija, denetimi ve şeffaflığı elden bırakmaz. İktidardayken parti içi temizliği şart görür.

Karar verirken sıcak kalp ve serin kafayla karar vermek gerekir. Verdiğin kararı demlendirmek ve istişareyle vermek gerekir. Alija bu noktada büyüğünden küçüğüne her zaman insanlara danışarak hareket eder. Karar verirken sabahı akşamdan daha hayırlı görür, kararlarını sabaha kadar bekletir. Devlet büyüklerine de her zaman bunu öğütler.

Alija’nın konuşmalarından çıkardıklarımıza son olarak Alija’nın demokrasiye bakışını ekleyebiliriz. Demokrasiden kastı çoğunluğun iktidarı değil kanunların iktidarıdır. Azınlık haklarının korunması ve kanuna bağlanmasıdır. Hukuk, bir kuralda anlaşmaktır yoksa zaten mükemmel anayasa yoktur. İnsan yapıtı ve insan yaşamına dair her şey içinde hata barındırır. Eksik olmaya mahkumdur. O yüzden mesele o hata payını en aza indirmek ve herkesin o hata payından eşit derecede zeval görmesini sağlamaktır.


 
Sevim, Saliha Zişan

Son Yazıları
• Köle Olmayacağız
• İslam Deklarasyonu


Kavram Sözlüğü


Kitap Tahlillerinizi gönderin, yayınlayalım!
Tasarım GORAL